‘Yazılar’ Kategorisi için Arşiv

Sansürün RTÜK hali: Canlı yayında fırça…

Pazartesi, 08 Ekim 2007

“Akıllı işaretler”, “zararlı” içerikler, uyarılar, sansürler, ikna yoluyla yayından kaldırtmalar… Seçme özgürlüğüne, özgür basına, ifade özgürlüğüne müdahaleler… Ahlak polisliğine soyunmalar, üst kurullar, bilmemneler…

Bunların çok daha ötesinde bir vukuat oldu geçenlerde. RTÜK başkanı kalktı, gecenin bir yarısı canlı yayınlanan bir programa bağlandı. Ve dedi ki: “Şöyle de, böyle deme! Şunu de, bunu deme!” Hem de öyle kısaca değil. Uzun ve yorucu dakikalarca…

İşte goygoyun ilk 10 dakikası:

Öznelerin hiçbir önemi yok. Söylenen veya daha önce söylenmiş “muzır” sözlerin de… Burada konu özgürlük bile değil…

Durumdan vazife çıkaran, aceleci bürokrata sorarlar:
“Siz misiniz bu kentin zaptiyesi?”

Bloglara ölüm! Organize ataklar vol.2 - Flickr Blog engellemesi

Pazartesi, 17 Eylül 2007

Wordpress.com erişim engeli akabinde, Flickr Blog da engelleniyor…

Bence mevzu kısaca şudur:
Bir ülkenin “özgürlükçü politikacıları” bile işi gücü bırakıp, sağa sola “tazminat davaları” açmakla meşgul olursa; birileri de çıkar “Bana da hakaret ediyorlar, susturun şunları muhafızlar!” diye bağırır, utanmadan hem de…

Şu “hakaret” olayını çözümlemek gerekiyor belki de… Kime göre hakaret? Kime göre eleştiri? Neye göre küfür? Hangi kurala göre sövme?

Dünyada “Hakaret” mevhumunu; ne yazık ki “Fikri Açıklama Özgürlüğü“ne saldırı amacıyla kullanan devletler ve topluluklar bulunmakta. Ama Türkiye’de hakaret konusu; fikir özgürlüğünün karşısında en sık kullanılan “Demokles’in Kılıcı“. Ve ne yazık ki bu kılıcı sevenler, hiç te azınlıkta değil. Anadolu topraklarının; kutsalı, dogması, dokunulmazı çok fazla diye herhalde…

Özellikle internetten sonra, tüm dünyada, sansür konusu ciddi biçimde tartışılmakta. İşte Türkiye’deki asıl büyük eksiklik te bu: Türkiye’de fikir özgürlüğü (Fikri Açıklama Özgürlüğü) sürekli olarak “Ama” larla, “İstisna” larla, engellerle beraber anılıyor…

Şu anda yapılanın çok eskiden konulmuş bir adı var: “Bloglarla dalaşmak“. Bu gibi geçmişte çokça tartışılmış konulara daha yeni bulaşıyor olmamız bile; internet konusunda ne kadar geriden geldiğimizi göstermekte. Ve lakin bu beyhude çabalar; hem başarılı olamayacak, hem de bu konularda mağara adamları gibi tepkiler vermemiz, ismimizi yaralayacak. Bir hiç uğruna itibar kaybediyoruz, ve bu gidişle de kaybetmeye devam edeceğiz…

Peki bu işin komik yanları yok mu? Tabi ki var: Birkaç gün önce gözüme çarpmıştı:

Wordpress.com ‘un engellenme gerekçesi:

T.C. Eyüp 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 31.08.2007 tarih ve 2007/99 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.” şeklinde belirtilmekteydi… Yani karar 31 Ağustos’ta alınmış gibi…

Halbuki ben worpress.com sansürüyle ilgili yazımı 18 Ağustos’ta yazmıştım. Sansürün başlangıcından bir gün sonra. 17 Ağustos nerede, 31 Ağustos nerede?

Biraz daha derine indim… İlk günlerde gösterilen sayfada; kararın “Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi” tarafından alındığı belirtilmekteydi. İlçeler farklı, tarihler kesinlikle farklı… Neyse ki iki mahkeme de “2. Asliye“…

Şimdi gördüm; gerekçede sadece “Mahkeme” kelimesi kullanılmış ve alınmış kararlarla ilgili tarih, no… vb. hiçbir bilgi yok.

Erişimi engellenen siteler çok popüler oldukları için bolca ziyaret edilen bu “Yasaklama” sayfalarının; birileri tarafında zırt-pırt kör-topal bilgilerle güncellenmesi ne güzel!!! Ne kadar ciddiyetli!!! Ne kadar profesyonelce!!!

Ayrıca sansür sayfalarının başlıkları “Site Kapatma” şeklinde, ki yenilen herzenin site kapatmakla falan hiç bir alakası yok. Eminim sitenin kapatıldığını falan sananlar da vardır, ama resmi kurumların bu kadar gaflete düşmemesi gerekir. Diyorum ya: Türkiye’de internete “hükmettiğini” sananlar, neye debelendiklerinin farkında bile değiller.

Tavsiyem: “Kapatanlar”, liste halinde sunulsun. Tarih bölümü de dinamik olsun, sayaç gibi… Her yeni güne, yeni bir “Engelleme Kararı”yla başlayalım…

Formula 1 Türkiye, İstanbul Park Pisti ve boş tribünler

Cumartesi, 01 Eylül 2007

Üç yıl önceki ilk yarıştan önce organizasyon yönetiminin, görevlilere ne kadar saygısız olduğunu görmüş ve bu oluşumun içinde bulunma kararımı değiştirmiştim.

Dünya Ralli Şampiyonası Türkiye ayağının ilk organizasyonu da böyleydi. Etkinlikleri ayakta tutan, irili ufaklı unsurlara saygı duymayan “yöneticiler”, sadece kendi aralarında birbirlerini pohpohlarlar zaten. Sonra da bir bakarız ki; WRC Türkiye ayağı, 2007 takviminden çıkarılır…

Türkiye’de birçok kurum gibi, motor sporları klüp ve federasyonları da ilk gelen kapar mantığıyla kuruldu. Sonrasında da tabanı iyi kuranlar, taraftarlarını yönetime güzelce yerleştirenler bu kurumlara demir attılar. Bazıları bu işten büyük gelirler de elde etti…

Neyse… Yarışın üçüncü yılında, sıralama turlarını güzel bir yerden izleme fırsatı çıktı. Ben de gittim…

Fakat ne yazık ki; abidik, gubidik işlere bolca zaman harcayanlar, herzamanki gibi önemli işlere zaman ayırmamışlar. Özellikle yurtdışından gelen ziyaretçileri çok fazla zorlayacak birkaç nokta:

- Yollarda, özellikle yarış günü bolca bulunması gereken “İstanbul Park” tabelaları, hala son derece anlamsız yerlerde ve bir bölümü de ağaçlarla, dallarla örtülmüş. Sabiha Gökçen Havaalanı’nı kerteriz almasaydık, ne yapardık o otobanlarda bilmiyorum. Bir şekilde ulaştık piste.

- Otopark olayı her zamanki gibi halledilmemiş. Yerel belediyeye ve belediye görevlilerine devredilen otopark organizasyonunun ne kadar önemli olduğunu anlarlar birgün umarım. Doluluk yüzünden otoparkların yanındaki bir toprak alana bıraktık arabayı. Pikniğe gelmişiz gibi…

- Üst baş, çanta, cep arama işleri abartılmış. Tribüne ulaşana kadar defalarca arama, taramadan geçtik. Ve en sonunda koltuklarımıza geçtik.

Ve en önemlisi:

- Gold tribünde oturmamıza rağmen; 3 sıralama turunun sonunda bile, sıralama derecelerini bilmiyorduk.

Start düzlüğündeki Gold tribünlerin karşısına iki tane “küçük” dev ekran kurulmuş. Tam karşıdan bakılsa bile görüntüleri çözümlemek zor. Kocaman Gold tribünlerin büyük bir kısmının ekranlara bakması imkansız. Gözlerimi kısa kısa, en iyi dereceyi yapan pilotu ve yakalayabildiğim diğer bilgileri anlamaya ve yanımdakilere anlatmaya çalıştım. Yorucuydu…

Gördüğüm birçok tribün bomboştu. Sıralama turları günü olduğu için mi bilmiyorum, fakat gelenin bir daha gelmemesi için herşey yapılmış; bunu biliyorum.

Ev rahatlığında, yarışı doğru dürüst izlemek varken; neden gidilir ki İstanbul Park pistine F1 için? Makinaları ve hızlarını görmek, seslerini duymak için mi?

Olabilir…

Kapalı tribünlerin de yardımıyla, oyuncakların çığlıklarını bol bol duyduk…

Wordpress.com a erişim yasağı! Sansüre ve utanca devam…

Cumartesi, 18 Ağustos 2007

Uygulandıktan hemen sonra konuyla ilgili yazı da yazdığım Türkiye’deki YouTube sansürü üzerinden 5 aydan fazla süre geçti. İnternet değişti, dünya değişti, insanlar değişti ama Türkiye değişmemiş: İnternetin geleceğine yön veren bir başka oluşuma daha, Türkiye’den erişim engellendi.

Sansürün kurumsallaşması Türkiye’yi seven herkesi üzmeli. Ama sansürcülerin bu kadar cüretkar olması ve tüm dünyadaki itibarımızın ayaklar altına alınması; ne yazık ki çok acı bir gerçeği gözler önüne seriyor: Türkiye’de internetin i’sindan haberdar olmayan kişiler, internete hükmetmeye çalışıyor. “Başardıkları” tek şey ise, internet camiasında Türkiye isminin; Çin’le, İran’la beraber anılması! (bkz. Wordpress.com’un kurucusu Matthew Mullenweg’in bu konuyla ilgili “şaşkınlığı” ve İngilizce makalesi.)

Muasır medeniyet seviyesine ulaşmış ülkelerdeki sansür ve engelleme anlayışı, bizden çok çok farklıdır. Bu ülkelerdeki TV ve radyolardaki uygulamalara baktığımızda; sansürde ne seviyede olduğumuzu görebiliriz. İşin daha da acı veren yanı ise, bu konuda gittikçe gerilememiz: Eskiden sorunsuz yayınlanan Yeşilçam filmleri, günümüzde acımasızca makaslanıyor, sesler kesiliyor, “ahlak” korunuyor…

İnternet mevzubahis olduğunda medeni ülkeler, çok daha fazla dikkatli oluyorlar. Ve tabiri caizse bir karıncayı bile incitmemeye çalışıyorlar. Biz ise tepkisel engellemeler yapıyoruz. Hem de bir-iki kere değil; defalarca… aylar sonra… yıllar sonra…

Anlaşılan o ki, yorulmayacaklar… Medeni ülkelerden örnekler alarak, hukuksal düzenlemeler yapma vakti gelmedi mi? Mahkemelerin değişmesini mi bekleyeceğiz; yoksa modern dünyaya bakıp, kanunları mı güncelleştireceğiz?

Neye erişip, neye erişmeyeceğimize kendimiz karar versek artık!!!

Kuzey Irak olan, gönülden de ırak olur…

Salı, 03 Temmuz 2007

Müjde! Nurtopu gibi bir düşmanımız oldu…

Askeri veya ekonomik bakımdan fersah fersah aşağıda olan ülkelere düşmanlık yapmak, yeni moda oldu herhalde. Bu ara koca koca devletler, kendileriyle kıyas kabul edilmeyecek küçük işlerle boğuşuyorlar. Ama zaman değişiyor. Fiyaskolar, geniş halk kitleleri tarafından o kadar çabuk öğreniliyor ki… Dünyanın medeni ülkelerinin yöneticileri “Savaş” demeden önce bin kez düşünüyorlar artık. Umalım da Türkiye; sağa sola bulaşması, dayılık yapması yüzünden zarar gören son ülkelerden biri olmasın…

Birçoğunun sonuçlarını gördük, görüyoruz… Ama keşke ders alma, tecrübe etme kabiliyetleri; daha bol dağılmış olsaydı. Çünkü kabiliyetsizlerin, alkış için yapacağı taktikler mevcut: İşin kolayına kaçmak, sığ politika yapmak, ufku küçültmek, içe kapanmak… Vatandaşların zamanından, parasından, çoluğundan çocuğundan çalmak… vb.

Vatandaşa dönersek te; bu gibi sığlıklara teşne ciddi bir kesimin bulunduğunu görürüz. Bu radikal kesimin orta ve üst gelir katmanlarında yoğunlaşması çok ilginç olsa da, fanatik seçmenlerin gelecekte de Türkiye’nin başına bela olacağı ortada.

Saldırma kültürüne bu kadar bağlı bireylerin nispeten cahil, az gelişmiş ve manipülasyona açık bireyler olması kimseyi şaşırtmaz. Yani bu gruplar, oy avcıları için ideal bir kaynaktır! Zaten oy beklentisi olmasa, politikacı; neden ağzından köpükler çıkararak savaş çığlıkları atsın ki?

Belki de saldırı destekçisi halk fertleri; hayatta hiçbir başarısı veya hayattan bir umudu olmayanlardır. Düşmanları küçüktür, çünkü zaiyatın çok olmasını istemezler. Futbolda da böyledir: Fanatikler için önemli olan; güzel ve adil bir oyun değil, tutulan tarafın “bir şekilde” kazanmasıdır.

Savaş propagandasına çok yardımcı olacak koşullar da ortaya çıkabiliyor tabi bu arada. Mesela; düşman diye sunduğunuz bölgeyi, aşiret reisleri yönetiyorsa iş çok daha kolay oluyor. Bu taraftan “bazıları” tehdit ediyor, karşı taraf ta çok kere yaptığı gibi hata yapıyor ve ortalığı kızıştırıyor.

Bu içi boş saldırganlık durumu; iri yarı, güçlü ve kavgacı gençlerde de görülür. Sokakta gözüne kestirdikleri güçsüz, cahil, pısırık görünümlü adamlara “bulaşırlar” ve sudan bir bahaneyle kavga çıkarırlar. Tabi ülkelerin; sokak serserilerinden daha kontrollü olması gerekir. (değil mi?)

Savaştan fayda sağlayanlar için, çok uzamıştı zaten bu barış yelleri. Bu anlaşılır bir durumdur. Ama herhangi bir saldırı sonrası; zarardan başka birşey görmeyecek bazılarımız neden kaşınmaya başladı, rahat neden batmaya başladı bazı çapulcu takımına; bilinmez.

Daha önce sayısız kere yapılmış, tam destekli operasyonlar biliniyor. Bugünkü durum da ortada. Kaynakları ‘şüpheli’ kanıtlara dayanarak, dünyanın en karışık bölgesinin dağına taşına yapılacak bir operasyondan medet ummak, akıllıca olamaz. Tabi siyasi amaçlar yoksa…

Herşey bir yana… Birilerinin bizi manipüle etmeye çalışıyor olması kadar doğal bir şey yoktur. Bizim görevimiz de bu goygoylara inanmamak olsun.

Savaştan, bombadan, ölümden medet umanlar azaldıkça; dünya daha güzel bir yer olacak.


Creative Commons License
İlyas Arslan Blog by İlyas Arslan is licensed under a Creative Commons Attribution-Share Alike 3.0 Unported License.