‘Yazılar’ Kategorisi için Arşiv

Anneler Günü alışverişine; “Hadi Babalar” gazı…

Pazar, 13 Mayıs 2007

Reklam, tam da böyle birşey işte…

Amaç; bir malı, hizmeti, fikri pazarlamak ve satmak. Bu; reklam sektörünün bir kuralı olduğu gibi, hayatımızın da temellerinden biri. Eminönü meydanında, 10′lu çorap satmaya çalışan karışık sakallı adamlar da aynı şeyi yapmaya çalışıyor; lüks spor otomobil veya pırlanta pazarlayan köklü şirketler de.

Bizden oy, para, zaman vb. herhangi birşey talep edenler; bir şekilde bizi inandırmak, yani fikirlerini bize satmak zorundadırlar. Serbest piyasadaki her satış, pazarlama içerir. Pazarlama ve satış arzusu ne kadar büyükse de, tanıtım için o kadar fazla ahlaki kural çiğnenebilir.

İşte tam bu noktadaki önemli sorular: Reklamlar “birileri” tarafından kontrol edilmeli mi? Bu “kontrol makamları“, biz tüketicileri şefkatli kollarına alıp, bizi piyasanın uyanıklarından korumalı mı? Akıl yürütmemiz gereken durumları, çeşitli kurallarla azaltıp; düşünme eylemimizi bile bazı erklere ihale etmeli miyiz?

Benim açımdan çözüm çok basit: Zekamı küçük düşüren bu gibi korumacı zihniyetlerin oluşturduğu tüm sistemler ortadan kalksın ve tüketiciye tek bir şey söylensin: “Reklamlarda yanlış ve hatta yalan söylemler kullanılabilir.”

Böylece birçok sorun da çözülmüş olur. Fakat tabi ki; biz tüketicilerin üzerine de çok önemli bir yük düşer: Aklımızı kullanmak

Zaten; birilerini korumak için reklamlara müdahele edildiği zaman, dünyanın her yerinde benzer komik durumlar ortaya çıkıyor: Alttan jet hızıyla geçen, okunabilse bile kafa karıştırmaktan öteye gidemeyen altyazılar; ne dediği anlaşılmayan, hızlı şipşak açıklamalar yapan aceleci sesler…vb.

Duygu sömürüsünün çocuk eliyle yapıldığı, birçok aile kavgasına sebep olabilecek aşağıdaki reklam yayınlanabiliyorsa, her tür reklam da yayınlansın bence. Yaratıcı zeka, özgürce çalışsın. Ve tabi ki biz de; tüketici olarak harcamalarımızı yaparken dikkatli olalım.

Bu reklam, şirketinin küçük tek taş pırlanta satışlarını arttırır mı bilemem; ama vicdanı rahatsız eden duygu taciri tekniklerin kullanıldığı reklamlar yayınlanabiliyorsa ve kimsenin buna bir itirazı yoksa, reklamlar neden “denetlensin” ki?

Sonuç: Reklamlar hala ve her yerde yalan yanlış bilgilerle dolu, manipülasyon genel olarak kullanılıyor ve hukukçuları, danışmanları olanlar her tür denetimden kurtulabiliyor. Yani otorite; şirketleri, işi kitabına uydurmaya yönlendiriyor.

Birileri, sübjektif kıstaslarla denetleme yapmaya çalıştığı zaman; adalet te o kişisel doğrulara göre dağıtılıyor ne yazık ki…

Seçim Zamanı: Parlamenter Demokrasi mi? Paramiliter Demogoji mi?

Perşembe, 03 Mayıs 2007

Parlamenter demokratik sistemi eleştirmek zordur. Çünkü, medeni sayılan tüm ülkelerin benimsediği bu rejimi eleştirebilmek için elle tutulur bir alternatif sunulmalıdır.

Parlementer demokrasiden yana olmak ta zordur. Çünkü bazen, seçtiğimiz parti veya aday başarılı olamaz. Ya da referandumlarda; evet veya hayır diyen bir kısım seçmenin oyu, nihai kararda temsil edilmez. Seçim ve oylama işleri böyledir. Üzerinde anlaşılan şekil şartlarına uyulmuşsa, kimsenin mızıkçılık yapmaya hakkı yoktur. Mızıkçılığa bahane bulmak ta yakışık almaz, minareye kılıf hazırlamak ta…

Bireyin vermesi gereken en önemli karar; parlamenter demokrasiyi destekleyip desteklemediği kararıdır. Desteklemiyorsa, gülünç olmamak kaydıyla bir alternatif ortaya koyar. Destekliyorsa da seçimlerde oyunu kullanır ve sandıktan çıkan sonucu kabul eder.

Bu günlerde, çoğunluğun kararına saygı noktasındaki eksikliğin, nerelere kadar gidebileceğini gözlemliyoruz. Bu çağda bile, bazılarının sonucu kabul edebilme olgunluğu güdük kalabiliyor demek ki. Hayali sınırlar “aşıldığı” zaman; kimi sokaklara dökülüyor, kimi “Onu yap, bunu yapma.” diye tehdit ediyor, kimi de meydanları okuyor… Çok hırslı olanlar ise; “sistem bekçi“lerini göreve çağırıyor. Ve ne acıdır ki bazıları, durumdan görev çıkarıyor…

Bu işin lamı cimi yok. Seçim sonrasında, bir dahaki seçime kadar; “Ben bunları sevmiyorum, birisi bunların ayağını kaydırsın.” demek mızıkçılık yapmaktır. Sistemin dışından sopa gösterenlerin tuttukları tek taraf vardır; kandi tarafları. Ve tecrübe; kılıcın kime saplanacağının belli olmadığını da gösterir. Hukuk dışı, sistem dışı uygulamalar kontrol edilemez. Bir gün sağı devirir, bir gün solu; bir gün onu, bir gün bunu…

Kısa vadeli küçük planlarla, Demokles’in kılıcını alkışlayanlar; çok ayıp ederler. İçinden “Oh olsun! Bu sefer eski günlerdeki gibi olmadı belki, ama sistem kilitlendi ya… Önemli olan sonuçtur.” diyenler; kendilerine birkaç tokat aşkedip, ağızlarından çıkana dikkat etmek zorundadırlar. Azınlığın, çoğunluğa tahakkümü hiçbir şekilde kabul edilmiyor. Edilmemeli de… Çoğunluğun kararına saygı göstermeyi beceremeyen, bi zahmet kendine uygun bir halk arasın.

Temsili demokrasiyi eleştirmek için, öncelikle parlementer rejimi anlamak gerekir. Seçim sonuçlarını içine sindiremeyenler ise, güncel demokrasiyi anlama kapasitesine sahip değildir, düşünce sistemleri kısırdır. İşin daha kötüsü bu kişilerin ağzından; “Bu halk demokrasiye hazır değil.“, “Birilerinin devleti, sistemi koruması gerekli; çünkü bu cahil halkın kimi seçeceği belli olmaz.” gibi kendini beğenmiş sözler eksik olmaz.

Kendini; diğerlerinden üstün gören insanlar; tehlikelidirler. Umarım tarih; sistemi “bir şekilde” kilitleyerek muhalefet yapmaya çalışanları o kadar derine gömer ki, bir daha goygoylarını kimse duyamaz.

Kara Çarşamba - Mahkeme, YouTube, engelleme…

Çarşamba, 07 Mart 2007

Hala bir gelişme yaşanmadı. Haber bültenlerinde tekrar tekrar Türk Telekom’un YouTube.com sitesine erişimi engellediği duyuruluyor, o kadar…

Uzun söze gerek yok… Bugün için, bu not düşülmüş olsun.

Türkçe içerikli sitelere erişim sürekli engelleniyordu. Sansür, kurumsallaşmıştı. Fakat, bu kadar ileri gidileceğini düşünmezdim.

Türkiye için utanç verici bir gün! Ben kendi payıma düşen utancı yaşıyorum…

DMOZ Açık Dizin Projesi için Tavsiyeler

Pazartesi, 26 Şubat 2007

25.02.2007 Pazar günü, DMOZ Resource Zone Forumlarına gönderdiğim bir mesajdan alıntıdır.

Uzun süredir internetle çok yakından ilgileniyorum. Yeni sayılabilecek sitelerim var ve bu sitelerin trafiklerini geliştirmeye çalışıyorum. Haliyle de arama motoru optimizasyonu mevzusunda ilk akla gelen DMOZ u, uzun süredir takip ediyorum ve dizine yeni dönemle birlikte, editör olarak katkıda bulunmaya çalışacağım.

Bu mesajımda, DMOZ a sitelerini eklemek isteyenlerle, bazı tecrübelerimi paylaşmak isterim. Şu anda, bir günlük te olsa, halihazırda editör olduğum için, bu yazıyı bir amaç uğruna yazmadığımdan emin olabilirsiniz

Editör olmadan önce, son altı ay içinde iki tane sitem dizine eklendi. Aylardır da; dizinde listelenen iki, toplamda dört sitemin tanıtım/promosyon/SEO larını yapıyorum. İstatistikleri de haliyle sürekli olarak analiz ediyorum; ve size diyorum ki:

(Mesela) Google için; DMOZ da listelenmek önemlidir. Fakat sitenizin içeriği, yapısı, arayüzü, optimizasyonu vb. hem arama motorları için; hem de DMOZ için, çok daha önemlidir. Ayrıca DMOZ da listelenmek; kısa vadede zaten mucizeler yaratmaz.

Henüz bugün editör oldum ve 2 sitem daha önce listelenmişti. Sizin yaşadığınız birçok şeyi (yaşamadıklarınızla beraber) tecrübe etmişimdir. İşte bu tecrübelerime dayanarak, tüm samimiyetimle söylüyorum:

- Sitenizin listelenmesi için doldurmanız gereken formu elinizden geldiğince “güzel” doldurun. Gerekli dökümanlara zaten yönlendiriliyorsunuz. Bu dökümanları okumaya zaman ayırın.

- Ve ikinci adım olarak; formu doldurduğunuzu unutup, sitenizi geliştirmeye, sayfalarınızla ilgilenmeye devam edin.

İki sitemin de listeye girdiğini dmoz dan farklı tarihlerde gelen birkaç hitle öğrendim. Yani; listeyi her gün kontrol etmekten, çok çok önce vazgeçmiştim

Emin olun listelendikten sonra da; sitelerimle ilgili tüm uğraşılarıma aynı şekilde devam ettim, etmem gerekliydi… Ve gelecekte de az ya da çok gerekli olacak (umarım).

Hepimize kolay gelsin…

Hrant Dink olmasaydı…

Cuma, 19 Ocak 2007

Televizyonda ne zaman görsem, durup dinlemeye çalışırdım. Ama en önemlisi; gözünde hiçbir zaman şiddet görmedim ve kimseye öfkeli bir kelime sarfettiğine rastlamadım.

Gergin ortamlarda tek başına, veya topluluk karşısında birkaç başına olmak çok zordur. Zor durumlar da tecrübe kazandırır mutlaka. Sanki o soğukkanlılık vardı, ama sessiz bir asker soğukkanlılığı değildi. Acımasız ve anlamlı eleştiriler eşliğinde gelen, öfke sahibini saldırganlaştırabilecek bir serinlikti. Yumrukları ve tekmeleri yerine de beynini ve ağzını kullandığı için; hiçbir zaman yorulmayacakmış gibi duruyordu. Neyi savunursa savunsun, sempatiyi hakediyordu ve daha önemlisi saldırgan tutumu seçmiyordu.

İnsan öldürmek, ne yazık ki hiç te zor değil. Etten, kemikten oluşuyoruz ve dış darbelere karşı pek dayanıklı değiliz. Hele ateşli silahlarla çok çabuk ölebiliyoruz. Yani kendi eliyle sigara içebilen herkes, can alabilir. Birini öldürmek, bu kadar basittir. İşin trajik kısmı; bazılarımızın “birisinin” ölmesini istemesidir. Birilerinin ölmesiyle birşeylerin değişeceğini sanmamızdır. Ölümü, mucizeler yaratacak kişi; bazen Saddam olur, bazen Bush, bazen Apo, bazen de trafikte önümüze kıran taksi şöförü…

Daha henüz el şıkışmadığı birisini, sadece siyasi sebeplerle bile sallandırmak isteyen çok insan var. İnfazı elleriyle yapmak isteyecek kadar çılgın adamlar da yok değil. Dünyanın gelişmiş polis kuvvetleri de bunu engelleyemiyor, sert kanunlar çıkaran totaliter devletler de…

Umarım Hrant Dink hakkında daha önce “öfkeli” sözler sarfedenler; kızgınlıkları ölçüsünde ders çıkarırlar bu ölümden. Umarım katil, en kısa sürede hakettiği cezayı alır. Ve umarım bu kötülükte, tetiği çeken dışında kimsenin payı yoktur.

Maalesef oluyor böyle ayıplar, ama Hrant Dink kıyak adama benziyordu. Çok ses getirecek kadar şanssızdı ama vurulan keşke Hrant Dink olmasaydı…


Creative Commons License
İlyas Arslan Blog by İlyas Arslan is licensed under a Creative Commons Attribution-Share Alike 3.0 Unported License.